Hellfest

Konser Kritik: Hellfest 2025

Kapak / Konser Kritik / Kritik / Müzik | 0 Yorum

Ülkemiz yine çok sıkıntılı dönemlerden geçmekteydi. Son 23 yıldır olduğu gibi, her yıldır olduğu gibi, son 90 gündür yine, yeni bir şoka kafamızı adapte etmeye çalışmaktaydık.

Kış boyunca beraber plan yaptığımız arkadaşlarımızın bazıları, enflasyona yenik düşen bütçeleri nedeniyle metal gezilerini iptal etmek zorunda kalmıştı. Bazıları ise vize değil, vize randevusu bile alamadığı için yapılan masrafları sineye çekerek mecburen planlarını iptal etmişti. Biz festivale hazırlık sürecinde birçok zorlukla boğuşup, yola çıkma aşamasına nihayet ulaşmıştık. Şimdi moralimizi sağlam tutmaya çalışıyorduk. Geçtiğimiz üç ayın bize yaşattığı panik havasını askıya alıp bu yolculuktan zevk almaya çalışmalıydık. “Kaygı”, merak ve heyecan gibi güzel her şeyin üzerini kaplıyor. Temizlemesi imkansız. Acaba yokmuş gibi davransak? Elimizden geldiğince…

Aklımız İstanbul’da, yollara düştük. Olaysız geçen yolculuk sonrası 17 Haziran Salı gece saatlerinde kendimizi Nantes’ta otel odamıza atmayı başardık. “Bütçe dostu” otellerden birinde kaldığımız için yine tuhaflıklar bizi bekliyordu. 21:00’de resepsiyon kapanmış çalışanlar binayı terk etmişti. Bu nedenle check-in süreci adventure tarzı bir RPG şeklinde ilerledi: Kod ile binaya gir. Duvarda gömülü mavi dolap kapağını bul, anahtarlar sarı bir zarfta arka bölümde, anahtarları al bilmem ne. Bölümü geçip şehrin sokaklarına kendimizi attığımızda, metalci kalabalığının az olduğunu fark ettim. Saatin gece 11 olmasına rağmen havanın bin derece olması ile mi alakalıydı bilemiyorum.

Ertesi sabah yani 18 Haziran Çarşamba, Clisson’a doğru yola çıkmadan önce kamp ocağı almak için Decathlon’a yürürken bu fikrim biraz değişti. Patch ceketli kardeşlerimizle alışverişte denk gelince, hevesimin geri geldiğini hissettim. Clisson trenine bindiğimizde ise, yeterince ikna olmuştum, şimdi kalabalıktan nefes alacak yer yoktu. Trene son anda binmeye çalışan Amerikalı bir festivalci, kıçına ve dev çantasına yer bulur bulmaz, sırt çantasının dış cebinde taşıdığı terliklerinden birini düşürdüğünü fark etti. “Colorado’dan buraya kadar getirip tekini burada kaybetmek hiç iyi olmaz” diye dövünerek indi, peronun başlangıcına kadar koşup terliğini buldu, daha da kalabalıklaşmış trene geri bindi. Clisson’da inerken matarasını trende bırakacaktı.

Amerikalı kardeşimizin aksine biz kuş gibi hafiftik: İlk kez ne çadır, ne mat ne de uyku tulumu getirmiştik! Hellfest’in Nisan başında satışa çıkardığı Easycamp çadır köyünden, iki kişilik bir çadır kiralamıştık ve bu hizmete temel ihtiyaçların hepsi dahildi! Easycamp, Hellfest’in belki de 10 yıllık geçmişe sahip bir “hazır kurulu çadır” hizmeti. Fakat eskiden bu kadar kapsamlı daha doğrusu “vizyonlu” değildi. Eskiden, içine iki kişinin ancak sürünerek girebildiği, delikli bir karton kutu veriyordu “hazır çadır” diye. Eminönü’nde satılan zavallı tavşanları koydukları kutular gibi. Biz 2018 yılında bunu denemiş ve bu sayede benzersiz travmalar edinmiştik. Check in sırasında kumaş çadırımıza bizi yönlendiren görevli bu kutuları hatırlatarak “O nasıl bir uygulamaydı lan” deyip gak gak güldü. Ben gülmedim. Mavi yuvamız, içinde ayakta durulabilen, yayla gibi 2m x 2m gıcır bir saray yavrusuydu. Matlar, uyku tulumları ve kamp sandalyelerini bize tanıttı. Bunlar çadır gibi yeni değil, kullanılmıştı. Hem görüntü hem koku olarak Avrupa toplumlarının hijyen algısını yansıtmaktaydı. Ben, Türk annesi ve anneannesi tarafından bana yüklenen ultra premium diamond circle hijyen algımı katlayıp valizin dibine koymazsam 4 gece uyuyacak başka bir yer bulmak zorunda kalacaktım. Fakat hakkını vermek gerek, bembeyaz duş havlumuz, uyku maskelerimiz, el fenerimiz ve kulak tıpaçlarımızdan oluşan “hijyen kiti” 0 kilometreydi.

Bizimkisi easycamp’in en düşük paketiydi. En çok parayı verenler, 4 kişilik ahşap kulübeler kiralamışlardı. Bu klimasız tek camlı kulübelerin, batmayan güneşin altında birer işkence odasına dönüşmesini, içindekilerin uyuyabilmek için bin bir takla atışını önümüzdeki günlerde ibretle izleyecektik.
Bu arada, bu sene de “sıfır atık – ekolojik yaşam – su kaynaklarını sınırlı kullanma” gibi gerekçelerle, her kategoride hijyenden bir seviye daha taviz verildiğini görmek beni şoke etti. Çünkü her sene “daha pasaklı olunamaz” diyorum, her sene level atlıyoruz. Mesela bu sene kızarmış patates için verilen kürdanlar kaldırılmıştı. Kürdan. Lavabo olmadığı için tuvalete girdikten sonra el yıkayamıyorsun ya? O eli ağzına sokacağından emin olmak istemişler.

Neyse, biz yerimize yerleştik, çadır kapımıza Savatage bayrağımızı asarak tarafımızı ilan ettik. Artık biraz müzik açalım evimizin önünde bakkal birası içelim dedik ama Easycamp köyü çok elit, çok sakindi. İçtikçe cesaret kazanacağımız yerde, beni bir gerginlik aldı. Normal çadır alanındaki coşku ve gürültü burada hiç yoktu. Kimse çitlere işemiyordu. Kimse zinhar hoparlörden müzik de açmıyordu. Rahatlığın bedelini “düzen” ile ödeyecektik ama olsun, partilenecek çok yer vardı. Çıkıp belamızı dışarıda aradık.

İçki stantlarından birinde, çok güler yüzlü bir kız bizi mısır votkası içmeye ikna etti. Rom üzerine mısır votkamızı yudumlarken tesadüfen Deathawaits ile tanıştık. Daha doğrusu grubun iki gitaristi Olivier ve de Jordan ile. Onlar da bize Suze içirince, artık sabahlar olmasın noktasına geldim. Epey muhabbet ettik, iki gün sonraki Hellstage Sahnesi’ndeki performanslarına davet ettiler fakat telefonum çalınacağı ve deli danalar gibi koşuşacağım için pek çok plan gibi bu da yalan olacaktı… Bu arada Fransız death/slam grubu Deathawaits’i şiddetle tavsiye ederim. Hem Olivier hem de Jordan deli yetenekli gitaristler, sırf onlar için bile bir bakmaya değer.

19 Haziran Perşembe:
Esintili, ferah bir sabaha uyandık, mükemmel! Kahvaltı için markete yapılan kavimler göçü ve dönüş sonrası yavaştan basın bölgesine ve konser alanına geçiş vakti geldi. Basın alanına geçtiğimizde, cumartesi günü yapılacak olan Savatage basın toplantısı bildirimlerini gördüm ve korkunç derecede heyecanlandım. Hemen girip kayıt rezervasyon gerekli mi, sandalyelerini ben tutabilir miyim, palmiye yaprağı ile serinletecek adam lazım mı öğrenmeye çalıştım. “Saatinde gel, yeter” dediler.

Skindred: Etkinlik, tam olması gerektiği gibi, Skindred ile açıldı. Grubun hiçbir şarkısını, hiçbir albümünü bilmiyorum, ama ne zaman konseri denk gelse mutlaka koşarak gidiyorum, kesin dans ediyorum, Benji’nin muhabbetlerine aşırı gülüyorum, konserin sonunda “ulan ne iyi ettik de geldik be” diyerek Newport Helicopter eşliğinde alandan ayrılıyorum. Yine tam olarak bu oldu. Festivalden birkaç gün önce Hellfest’in Paris’te gerçekleşen Warm Up partisinde de sahne almışlardı. Şimdi burada ana sahnenin açılışı yaparken de, aynı enerji ile bize önümüzdeki günlerde ihtiyacımız olacak pozitif tavrı birkaç doz yüklediler.

Thy Catafalque: Tarzım olmadığı halde beni kendisine hayran bırakan ilk grup Thy Catafalque olacakmış meğerse. Ülkemizde çok sevildiklerini biliyordum, Helfo’da da epey tişörtünü görmekteydim. Ön yargılı olduğum için “senfonik menfonik bi şeyler” diye düşünüyordum ama 1- senfonik değil avant garde metalmiş 2- izleyince oldukça etkilendim. Avant garde olarak tanımlanmasına rağmen kulağıma deneysel değil, oldukça melodik hatta catchy tınladı. Macar Tamás Kátai’nin 1998’de kurduğu grup 2021’e kadar hiç konser vermemiş. Yuh. Şimdi de misafir sanatçılar ile çalışıyormuş. Sahneki bu misafirler oldukça kalabalıktı. Kaç tane ana vokal vardı sayamadım ama mikrofon başına kim geçtiyse ağzımı açık bıraktı. Biraz vakit tanırsam, karanlık kış günlerine çok yakışacağını hissediyorum, ama şimdi değil. Aşağıya, konserin bulabildiğim en kapsamlı fan videosunu bırakıyorum – kral 50 dakika yılmadan çekmiş.

Fit For An Autopsy: Hellfest 2025 line-up’ı geçmişe göre ekstrem müzikten bir tık uzaklaşmakla kalmayıp, headliner’ları metal değil rock gruplarından seçerek “Artık böyle mi olacak?” endişesi yaratmıştı. Mutlaka izlemeyi istediğim birçok grubun ise sahne saatleri çakışmaktaydı. Fit For An Autopsy ile çakışan Airbourne, bu maçtan yenik çıktı. Evet seviyoruz, candır, ama yıllardır şovunu hiç değiştirmemiş, yeni albüm de yapmamış olduğu için dedim ki, “Tabii ki Autopsy”. Aşırı ötesi doğru bir karardı. Hem benim ilk canlı izleyişimdi hem de grubun ilk Hellfo performansıydı. Grup, bu festivalde nihayet sahne aldığı için çok mutlu ve heyecanlıydı. Solist Joe Badolato grubu tanıtıp defalarca teşekkür etti, eliyle kalpler attı. Grubun performansında gerginlikten hiç iz yoktu. İnanılmaz kontrollü, profesyonel çaldılar. Bu arada bu sene çadır sahnelerinin ses sistemi mi güncellenmiş, yoksa klasik death veya black grupları ile karşılaştırıldığında core gruplar daha mı temiz bir sounda sahip? Emin değilim, ama içeride duyum muhteşemdi. Altar sahnesini tıka basa dolduran, dışarıya taşan azgın kalabalığa mükemmel bir set seçmişlerdi. 2024 sonunda çıkmış olan yeni albüm “The Nothing That Is”den de 4 şarkıyı canlı izlemiş olduk. Yeni albüm tamamen hazmedilmiş olduğundan, bu şarkılara da kalabalığın reaksiyonu çok hızlı ve pozitif oldu. Deathcore’un sololu, melodik üyelerinden Fit For An Autopsy’ye daha önce denk gelmediyseniz bir şansı kesinlikle hak ediyorlar.


Till Lindemann: Şimdi öncelikle işbu konuda bir karışıklık var: Till’in Peter Tagtgren ile kurduğu grubun adı “Lindemann”. Peter bu grubu 2020’de saldı. Dolayısıyla aynı grup adını “Till Lindemann” mı yapmış oluyor, yoksa bu grup başka mı, ve Peter’li albümlerden çalmayacaklar mı? Till baba keşke görseldeki yaratıcılığını, grup ismi koymada da kullansan da biz de hayattaki diğer dertlere odaklanabilsek. Sizler için araştırdım, öğrendim ki iki grup ayrıymış. Ama “Till Lindemann”ın sadece bir tane albümü olduğu için konserde ağırlıklı “Lindemann”dan çalmış. Neyse zaten şarkılar vasattı, ben esas ekibin deli deli hareketlerine bakmaya gelmiştim. Önce çok seksi ve şık kırmızı üniformalar aklımı aldı.

Sonra da danslar. Klavyeci Constance Antoinette’in pole dans performansları öyle çok acayip hareketler içermiyordu ama şova görsel bir heyecan kattı. Grup kadın ağırlıklı olduğu için davulcu Joe Letz’in silikon memelerine inandım ve onu da kadın sandım. Ulan dedim hatuna bak ne biçim vuruyor davula. Kendisi bu look için “drag” terimini kullanıyor. Yani görünüşü gerçekten inandırıcıydı. Ardından da pek çok insan gibi yüzünü maske sandım. Ama o kendi yüzünü manipüle ederek bu görüntüyü elde ediyormuş. “İnsanlarla uzun uzun kavga ediyorum. Bunun maske olmadığına asla inanmıyorlar” diyor. Görüntüsünün ilham kaynağı olarak Wes Borland’ı gösteriyor. Çocuklar, bu akıl hastaları 6 Aralık’ta ülkemize de gelecekler. Spoiler vermek istemiyorum, “Şarkıları bilmiyom ki” falan demeyin, imkanı olan gitsin – pardon, az önce aldığım bir habere göre sold out olmuş. Aşağıda Övünç Dan’ın konser fotoğraflarını, onun altında ise Joe’nun Hellfest konseri davul setinden aldığı aksiyon kamerası kaydını görebilirsiniz.

20 Haziran Cuma:
Bu ultra sıcak, esintisiz Cuma öğleninde “hangi yıldayız” diye uyandım. Aslında sabah 6’da “bir çiş yapayım” diye kalkmış, Easycamp tuvalet sırasının 3 km olduğunu görüp sinirden delirecek gibi olmuştum. Sonra yürüyerek çevre tuvaletleri geze geze bir yerlerde kısa gibi bir sıraya girip çişimi yapmış, yaklaşık 45 dk sonunda sabah yürüyüşünü yapmış emekli yazlıkçı edasıyla çadırıma geri gelmiştim. Bir tek kolumun altında Sözcü eksikti.

Bu sene çok büyük bir devrim yapıp, yanımızda kamp ocağı ve kahve teşkilatı getirmiştik. Gözümü açtıktan 7 dakika sonra kahvem elimde olunca “bugünü çıkarabilecek miyim” muhasebesi daha kolay geçiyor. “İki dakika yürüyüp standlardan almak çok mu zor” diyor olabilirsiniz, ben sadece çiş için yürürüm.
Bugün için dev bir planımız yoktu. Sakin takılırız, kendimizi yormayız böylece kendimi cumartesi gününe odaklarım diyordum. Cumartesi günü benim için bir dönüm noktası, bir kilometre taşıydı. Kaç yıldır bugünü hayal ediyordum hesabını karıştırdım. Yirmi yıldan fazla. Beklediğime de hayvan gibi değecekti çünkü meğerse Savatage da bizim kadar özlem ve heves doluymuş…

3 Inches of Blood: 1999’da kurulup 2015’te dağılan, 2023’te dağıldıkları kadroyla yeniden kurulan Kanadalı 3 Inches, janra büyüük bir yenilik getirmese de eğlenceli grup. Frontman Cam Pipes sempatik ve muhabbetliydi. Kalabalıkla hem İngilizce hem Fransızca konuşarak kalpler kazanmaya çalıştıysa da bu çift anadal beklenen etkiyi yaratmadı. “Destroy the Orcs” öncesi “Make some noise because it looks like meat’s back on the menu boys” anonsu ise LotR sevenleri eheh diye gülümsetti. Benim gözüm esas gitarist Justin Hagberg’e takıldı. Onun vokal performansını Cam’den daha çok beğendim, hem çığlıklarını hem brutallerini.


Pentagram: Bakın, Valley sahnesi böyle bir kalabalık görmemiştir. Herkes ama HERKES bir anda nasıl bir Pentagram delisi olmuş hayret. Bu Pentagram’ın ilk Hellfest deneyimi değildi tabii ki. 2022’de 50. Yıl turnesinde bile adamlara böyle bir talep yoktu. Dürüst olmak gerekirse, ben de “Lightning in a Bottle”dan bir iki şarkı dinlemeye değil, Bobby Liebling’in arkasında pek bir nöral aktivite dönmeyen gözlerine bakmaya gelmiştim. Zira 50 küsür yıllık Prentagram’ın 5 tane akılda kalır “Off be” dedirtir şarkısı yoktur. Bobby’nin 12 Şubat 2025 tarihinde California’daki Brick by Brick’te verdiği konserden çekilmiş belerik gözlü videosu her halde grubun başına gelmiş en iyi şey. Hem grubun adını duyurdu, hem de bağımlılık ve şiddet ile örülü yaşamını bilmeyen insanlara Bobby’yi oldukça sevimli gösterdi – kendisi 2017’de 87 yaşındaki annesine şiddet uygulamış, bu nedenle hapse girmişti. Konsere gelirsek, durağan, beklendik ama gürültülü geçti.

Muse: Headliner’lar ilk açıklandığında acayip bir hayal kırıklığı yaşamıştım. Muse’u Hellfest’e yakıştıramıyordum çünkü onlar metal değil. Tamam yine distortion, ama benim aşinalığım da pek yok, hiçbir albümünü alıp baştan sona dinlemedim. Buna rağmen Muse’a karşı boş da değildim, hayatımdaki bazı çok önemli anlara fon oluşturduğu için duygusal olarak önem taşıyorlardı, tekrar izleyecek olmak güzeldi. Üstelik, yandaş şirketin Muse’u ülkemize getireceğinin ortaya çıkması üzerine bizler gruba ulaşarak bu konseri iptal etmesini istediğimizde grup, hızlı ve samimi bir dönüş yaparak talebimizi ciddiye almış ve Türkiye konserini iptal etmişti. Çıkan sonuç: Karşısında durup izleyeceğim yüzde yüz, ama şarkıları tanıyıp anlama ihtimalimi yüzde elli oranında öngörüyordum. Matt Bellamy beni mahcup etti. Geçen seneki bazı ruhsuz rock gruplarının aksine (Foo Fighters lafım sana) grup vura vur bir setlist hazırlamıştı.

Gerçek bir Muse fanı olan Övünç konseri bir dakika yerinde durmadan izledi. Tüm fanlar gibi setlistten aşırı memnun kaldı. Cayır cayır seçimlerin yanında Muse’un Gojira sürprizi infial yarattı. Stranded’ın meşhur introsu girdiği anda kalabalık tek vücut halinde öne doğru dalgalandı. O an neden bu kadar inanılmaz geldi bilmiyorum, Gojira ünlü ve Fransız, Muse metal festivalinde çalmaktan gergin, daha lineer bir karar olamaz. Bu arada Matt “Vay be, Muse metal festivalinde headliner, şu işe bak…” tarzı beyanlarla aslında daha farklı tepkilere de kendini hazırlamış olduğunu açık ediyordu. Konserin sonunda hem gruba hem şahsen Matt’e duyduğum saygı artmıştı. Yalakalık gereği duymadan, kendileri olarak bu işin altından çok da güzel kalktılar, Matt’in bulabildiği en sert grubun tişörtünü giyip bize eyyam yapmaya çalışmak yerine seçtiği “Paris, Texas” tişörtü bile bunun göstergesiydi.

Heilung: Çadır sahnesinden ana sahneye anlı şanlı bir geçiş hikayesi onlarınki. Ortada melodi, riff, lick namına bir şey olmadan bir saati dolu dolu yaşatan Heilung, Muse üstüne biraz tuhaf bir seçim gibi görünüyordu. Fakat bizi uykuya yollamadan önce, zamanda 1500 yıl kadar geriye götürerek anlattıkları erken ortaçağ dönemi pagan hikayeleri hoş bir final oldu. Performans, son izlediğimize göre daha da gelişmiş, sahnedeki sanatçılar kalabalıklaşmıştı. Ayrıca dekorlar, kostümler makyajlar derken iş tiyatrodan ritüelistik bir Las Vegas performansına evrilmişti. Övünç fotoğraf için sahne önünde gitti, ben yorgunluktan bitmiştim. Bari yere oturup izleyeyim dedim, kamera çantasının üzerinde uyuyakaldım. Sanırım telefonum bu sırada çalındı.

21 Haziran Cumartesi:
Dramayı uzatmayayım, sabah kalktık, telefonumu bulamadık. Kayıp eşya bürosuna yapılan birkaç ziyaretten ve detaylı bazı aramalardan sonra, telefonumun çalınmış olduğunu anladık. Maddi kaybı düşünmeden önce, başımdan dökülen ilk kaynar su şu oldu: hiçbir hesabıma erişemeyeceğim. Ne bok yiyeceğiz? Bu gezilerin tur organizasyonu bana aittir, yani otel, tren uçak muçak hep benim uygulamalarımdan ve hesaplarımdan alınır, qr kodlar, check in onayları hep benim mail adresime gelir. Şimdi hepsi telefonumla beraber gitmişti. İkimizin de tatilini yakmıştım, kafama sıçayım. Konserlerde olan tuhaflıklara, gördüğüm anlık olaylara dair notlar, tanıştığım insanlarla fotoğraflar, ufak tefek ne varsa onlar da gitti, sikindirik hafızama güvenmek zorunda kalarak yazıyorum. Kusura bakmayın artık.
Old skool biri olduğum için, tüm hazırlıkları yaparken, her bir biletin her bir onayın çıktısını alır dosyalarım. Sırt çantamda hep bir Leitz dosya ve onlarca print out ile gezerim. Hayatımda ilk kez bu antikalığım biraz da olsa işime yarayacaktı.

Ama önemli bir sorun vardı. Hellfest bitip Savatage konseri için Milano’ya geçtiğimizde bir AirBnb’de kalacaktık. Parasını peşin ödeyeli 2 ay olmasına rağmen uyuz ev sahibi giriş için gerekli talimatları yollamamıştı. “Girişinize tammm 24 saat kala gönderecem” diye inat etmişti. Ve benim AirBnb hesabım telefonla beraber gitmişti.

40 derece havada, kan ter içinde koşuşup telefonu bulamayınca, çok geç olmadan hasar kontrolü moduna geçmemiz gerektiğine aydım. Telefon hattım olmadan başka cihazlardan Google hesabıma erişemiyor, ona erişemeyince de ne AirBnb ne Gmail bir boka giremiyordum. Artık şifre devri bitmiş çocuklar. Hepimizin götü telefon hattımıza bağlı. Bu, yurt dışında hatsız kaldığınızda büyük bir çıkmaz. Benim yanımda Övünç ve onun iki telefonu vardı. Buna rağmen hattımı alamadım, e-sim çıkartamadım, Google hesaplarıma giremedim. Sadece ailemi ve arkadaşlarımı arayıp yalvardım, bilgisayarımı evden alıp benim yerime yazışmaları yapar mısınız diye. (Buradan öncelkile sevgili Candan’cığıma, sonralıkla babamın arkadaşları Jale Hanım ve Ertuğrul Bey’e bin teşekkür!)

Biraz dövündüm, biraz ağladım, sonra sustum. Övünç teselli etti, gel bir bira içelim dedi, sakinleştirdi. Bir gölgeliğe oturup yavaş yavaş adımlarımızı planlamaya başladık. O esnada konserler kaçtı gitti tabii.
Bu arada, Hellfest’te kasa kiralama hizmeti var. Biz de ufak boy bir kasa kiralayıp pasaportlarımızı ve yanımızda ne kadar nakit varsa hepsini buraya koyuyoruz. Bu dolaplar bazen anahtarlı bazen de şifreli oluyor. Bu seneki şifreliydi. Şifre mailime gelmişti, şifreye bir kere bakıp dolabı açıp malları koymuş, kapağını kapatmıştım. Bu 3 gün önceydi. Aklımda hayal meyal bir sayı vardı ama, eğer bu ağzına sıçtığımın 4 rakamını yanlış hatırlıyorsam… Bu dev gerilimi kendime saklamaya karar verdim. Bir ara bir bahane ile dolaba gidip şansımı denerim diye düşündüm.

Saat 4 civarı, Savatage’ın basın toplantısı için basın çadırındaki konferans salonuna girdik. Kafam yerinde değildi. Sandalyelere yerleşirken kesinlikle konsantre olamıyordum. CPU %89 kapasitede “beni hangi sıçışlar bekliyor” işlemi ile meşguldü. Tüm gruplar yıllardır basın toplantısı için bu salonu kullanıyor. Az ünlü – çok ünlü – dünya starı, kim varsa burada soru – cevap yapıyor. Ve bu 4 tarafı plastikle çevrili salonda yıllardır klima yok. Yok yani, hiç yok. Sıfır. Ve çadırın dış kaplaması siyah membran. İçerinin ısısını size anlatamam. Salonda, festivalin ses ve görüntü kayıt cihazları da mevcut. Bu profesyonel cihazların başında 1 (bir) tane vantilatör var. Vantilatör A101’de 899 TL’ye satılanlardan. Dingildek vantilatörü kayıt aletlerinin altına üstüne doğru pozisyon verdirip üfletmeye çalışan görevlileri bıkkınlıkla izliyordum ki alkışlar eşliğinde salona 4 kişi girdi. Zak Stevens hariç Savatage, devam eden alkışlarla sandalyelerine oturdu.

Gözlerinin içi gülen, heyecanını elinden geldiğince saklamaya çalışan dört veteran. Sorular yavaş başladı, ilk acemilik atıldıktan sonra hız kazandı. Grup özetle, sahnelere döndüğü için inanılmaz mutlu olduğunu anlattı. Her biri, meşhur 2015 Wacken konseri sonrası, Savatage’ın geri döndüğünü düşünmüş. Fakat daha sonra bu dönüşün “gerçekleşmeyeceğini” üzülerek kabullenmek zorunda kalmışlar. Tabii ki, kimse adlı adınca “Jon Oliva istemedi” demiyor ama sonuçta olan buymuş… Beklemişler. Nihayet Jon Oliva “beni bırakın siz devam edin” icazetini vermiş, Savatage, tarihinde ilk kez, hiç Oliva’sız yola koyulmuş. Grubun şaşkınlığı, Güney Amerika ile başlayan turnenin her konserinde biraz daha artmış. Hayranlarının 20 senedir onları unutmadığına inanamıyorlarmış. Ulan unutmak ne demek be! Biz bugün için yaşadık. Gördükleri sevgi ve ilgiye karşılık verişleri o kadar samimi ki. Hevesli gençler olarak yeni bir grup kurmuşlar da, evren onlara hemen milyonlarca hayran armağan etmiş gibi. Ağzım açık bakarken Övünç’ün “Hadi hadiii hadiiiii!” dürtüklemelerine dayanamayıp “Türkiye’ye de gelmez miydiniz?” diye yarım yamalak bir soru da ben sordum ama hayatımda yaptığım en zor şeydi herhalde. Heyecandan sesim titredi. “Geliriz valla neden gelmeyelim” dediler, Spotify’daki artist hesabından nerelerde dinlendiklerine bakıyorlarmış, “Mısır var, Cezayir var, Türkiye var. Öyle az buz da değil on binlerce dinleme var. Dinleyicimiz olduğu sürece, hiçbir ülke ihtimal dışı değil.” “Bunu” dedim, “aha buraya yazıyorum, söz ağızdan bir kere çıkar Al.” En çok Al Pitrelli ve Jeff Plate konuştu. Herkese sabırla cevap verip hikayeler anlattılar. En sonunda Al, “Sorularınız bittiyse, artık bu set üstü fırından çıkmak istiyorum” diyerek müsaade istedi. Çetin Ofset’te bastırdığımız Savatage bayrağını Chris Caffery’ye imzalatmak ayıp olur mu diyemeden, yine Övünç’ün gazıyla çıkış kapısında yol kestim imza istedim. İmzaladı dünyalar güzeli.

Savatage: En önde ve en ortada olmak için milimetrik hesaplamalar yapıp konsere yarım saat kala sıfır noktasına dikildim. Övünç’ün “burdan iyi duyulmaz, yan hoparlörlerin menzili dışında kalıyoruz” uyarılarına falan hiç aldırış etmedim. Ben Zak’in gözlerinin akını görmek istiyordum tamam mı? İtfaiye hortumuyla sıkılan sudan da güneşten de Savatage bayrağımızla korunarak bekledik. Konser başladı. Slot yalnızca 55 dakikaydı. Bu süreye 10 şarkı sığdı. Chance gibi karma karışık trafikli, 3 tane kanon vokalli şarkı da dahil olmak üzere şarkıların tamamına eşlik edildiğini, seyircinin hayvani gaz olduğunu söylememe gerek bile yok. Önceki konserlere Youtube’dan bakmıştım, Believe’in Jon Oliva’nın video kaydı ile açılacağını biliyordum. Ama bu an geldiğinde yine de şaşırdım, daha doğrusu video bile olsa Jon’u bu düzenlemenin içinde görmek beni felaket duygulandırdı. Bu arada Jon sadece giriş yapıp ayrılmıyor. Video kaydı, şarkı boyunca kesilmeden devam ediyor. Grup şarkıyı video ile senkronlu çalıyor. Bayağı sağlam bir emeğin ve dev yeteneğin eseri çok etkileyici bir performans. Edge of Thorns’da konser değil festival zirve noktasına ulaştı. Bitmesin istedim, ama bittiğine de üzülmedim. Çünkü bu sadece fragmandı. Full setlistli ile Milano konseri bir adım daha yaklaşmıştı.


Judas Priest: Hayatta her metalcinin söylemeyi hayal edeceği şeyi söyleyeceğim: Bu ara ne çok Judas izlemişim be. En son geçen sene İstanbul’da beraber de izledik, hatırlarsınız. Sahne dekoru, Metal God’ın ve grubun kostümleri falan hepsi aynı İstanbul Konseri gibiydi. Setlist’te enn sevdiklerimden A Touch of Evil ve Nightcrawler eklenmişti, ama bu sefer de Electric Eye yoktu. İzlerken sol tarafımda uzun bir eleman dikkatimi çekti. Ulan bu Tryglav’ın çocuğu Boris. Youtube’daki videolarından tanıdım, biz izleyicilerini Norveç’te epey gezdirmişliği var. Gerçek bir kuzeyli gibi mutluluğunu içine atarak izliyordu.

Scorpions: 2015 Hellfest’inde Scorpions sahnedeyken burun kıvırıp ters yöne gittiğimizi hatırlıyorum. Şimdi ise grubu derin bir duygusallıkla ve hiç yaşamadığım bir geçmişe nostalji dolarak izliyordum. Her halde yaşlandım. Nedense her geçen sene Scorpions daha da etkileyici geliyor. 2024 Graspop’taki performanslarından bir tık geride değildiler. Sahnelere erkenden “veda” edip hızlıca geri döndükleri iyi oldu, zira en güzel bis kaprisi kısa süren bistir.

Evet, Warzone sahnesinde Turnstile vardı, yanımda da bu konseri izlemeyi çok ama çok isteyen bir Övünç vardı. Ama beni teselli etmek için sabahtan beri “haydi vur vur” diye içki içiriyor, kendisi de içiyordu. Son 3-4 saattir artık bara gitmeye üşenip pet şişeden sıcak rom vurduğumuz için zil zurna level sarhoştuk. Bırak Turnstile’a gitmeyi, kafamı yana çevirip Dream Theater’ı algılamaktanbile acizdim. Tekrar çok özür diliyorum Barış’çığım…

22 Haziran Pazar:
Sabah kalktık, fakat üzerimizde bir tuhaflık vardı. Ferah ve temiz hissediyorduk. Dışarıda asılı havlular, boş şampuan şişeleri gibi bazı delilleri incelediğimde dedim ki, biz galiba yatmadan önce duş almışız? İkimiz de böyle bir şeyi unutmayacağımızı düşünüyorduk. Evde olsak neyse de insan oto pilotta kamp duşu alabilir mi? Bir anda aklımda bir anı belirdi: yan kabindeki kızla soğuk sudan şikayet edişimiz. Hayırlı olsun black out yıkanmayı da başarmışız.

Pazar günü olması nedeniyle markete gidemeyeceğimizden, biraz sallanarak hazırlandık. Bugün son gündü ama son gece dün geceydi. Bu gece konserler bitince, buradan ayrılıp Nantes şehrindeki otelimize geçecektik. Yarın sabah erkenden uçağımız vardı, iki gün sonra Savatage konseri bizi bekliyordu.

Derin bir nefes alıp kasaya gittim. Aklımda kalan sayıları girdim. Kapısı açıldı. Pasaportlarımıza sarılarak biraz hasret giderdim. Sonra geri koyup hiçbir şey olmamış gibi Övünç’ün yanına döndüm.

Yine çeşitli kayıp eşya standları gezildi, “Ohaa çok geçmiş olsun” dilekleri kabul edildi, “Nasıl oldu ya” soruları cevaplandı, ardından İstanbul’da laptopumun başına geçmiş bulunan sevgili Candan ile telefon iletişimi kurulup transfer ve konaklama mailleşmeleri için yardım alındı. Uyuz AriBnb hostunun kaprislerine göğüs gerildi. Nihayet planları biraz olsun yoluna koyunca bir şeyler yedim ve artık bir iki konser izleyebilecek noktaya geldim.

Bunu bir gatekeeping olarak almayın ama, Poppy neden var? Hellfest’te değil, genel olarak metal müzikte Poppy adlı sanatçı niye var? Herhangi birisi niye var diye sormak saçmadır çünkü müzik, sanat için vardır.

Poppy ise sadece ve sadece “popüler” olmayı hedeflemiş, ismi bu nedenle Poppy olan bir proje. Yani, bu gizli bir bilgi falan değil. Kızın adı artı tüm hikayesi internette. Şansını önce influ olmakta denemiş.

Youtuber olup oradan yürümeye çalışmış. Gizemli gibi, creepy gibi birtakım videolar üretmiş. “Miş” dediğime bakmayın, şahsın “gizemli” Youtube dönemini bizzat hatırlıyorum. “Güncel medyaların eleştirisi” olmaya çalışan ama iki dakika izleyince iteleme bir içerik olduğu ayan beyan ortada olan sikindirik bir girişimdi. Geçen Kasım ayında Jimmy Kimmel’da Knocked Loose ile sahneye çıkıp kendini mahcup ettiğinde, bu Poppy’nin o Poppy olduğunu şok içinde fark ettim. Şimdi böyle bir organizasyonda, öğleden sonra bir saatte ANA SAHNEYE çıkıyor olması, bu sahnede öğlen 11-12 saatlerinde izlediğim çok çok büyük isimlere bir tokat gibi. Bu elemanı pop geçmişi nedeniyle ötekileştirdiğim zannedilmesin. Berbo sesi ve berbo şarkıları ile pop camiasında tutunamayıp, şansını bir de metalde denediği için uyuz oluyorum.

Alemin enayisi biz miyiz lan? Farklı düşünen Poppy hayranları ağlayarak günlüklerine yazabilirler.

Unto Others: İstanbul konserinde, gruba tek kelimeyle bayılmıştım! Şimdi erken sayılacak bir saatte sahne alıyorlardı ama burada da İstanbul konseri ile eşit derecede etkileyici bir performans çıkardılar. Çadır sahnesinde çalıyor olmalarının avantajı, gölgedeydik. Ama içerideki boğucu hava insanın üzerine yapışıyor ve fazla hareket etmeye engel oluyordu, yine de ön tarafta hafif tepişmeler yaşandı. Özellikle Jackie ve Give me To The Night beni bile dans ettirdi. Bu, onların ilk Hellfest gigiydi. Gabriel Franco çekingenliğini cool tavrıyla çok güzel örtebilen bir frontman. Grup daha 10 yıllık bile değil ama Gabriel kendine özgü sahne iletişim dilini çok güzel oluşturmuş. Zaten gitarist Sebastian Silva bütün ilgiyi üzerinde toplayan karakter olduğu için esas şov mesaisi ona düşüyor. İstanbul konseri sonrasında, Hellfest’te buluşmak üzere sözleşmiştik ama Instagram hesabıma erişemediğim için bu kutsal buluşma gerçekleşemedi…

Refused: Hardcore punk ve straight edge alt kültürü, şahsen aynı cümlede bile bulunamayacağım iki kültürdür. Fakat Refused müzikalitesi ile yüzüme tokat gibi şunu çarptı: “Senin kendini nasıl tanımladığın bazen ikinci plandadır. Müzik iyiyse karşı koyamazsın.” İlk önce Dennis Lyxzén’in ana sahneden yayılan bazı haklı söylemleri kulağımı celbetti, sonra pembe gömleği, en çok da grubun sound’u. Önce yakında durduk, sonra baktım sonuna kadar dinliyoruz. Mükemmel bir öğleden sonrası enerjisi yükledi bu konser bize. Ayrıca da müzikal cehaletim azaldı. Festivallerin en büyük hediyesi bu sanırım.

Jerry Cantrell: Bizim için festivalin kapanış konseri Jerry’di. Bu sefer Valley sahnesinde, akşamın son ışığında kendisini dinleyecektik. 2022’deki konseri acayip dark ve hüzünlü geçmişti, duygusal olarak alt üst olduğumu hatırlıyordum. Bu gece de kapanışı Jerry ile yapacak olmak, riskli gibiydi, Ama iki önemli faktör bu deneyimi yukarıya taşıdı: 1- Açık hava Valley sahnesi ve muhteşem gün batımı manzarası, 2- Eski Dillinger Escape Plan vokali Greg Puciato. Greg, biliyorsunuz müzikal tavır olarak hardcore punk. Ama çeşitli janrlarda bir sürü gruba solistlik etmiş, çok yönlü de bir yetenek. Jerry Cantrell’in grubunda ne yapması gerektiğini derhal anlamış. Vokallerde, özellikle Alice in Chains’lerde Jerry ile yarı yarıya görev paylaşımı yaparlarken uyumları muhteşemdi. 1 saatlik final konserimiz Rooster ile kapandı. Organik hafızama maksimum görüntüyü kazımak için etrafıma bakındım, derin derin nefes aldım.

Son yıllarda nu-metalin biraz nostalji biraz da ironi ile yücelmesi sonucu pek çok eski grup sahnelere dönüş yaptı. Nu-metale vurmanın modası geçeli epey oluyor, normaldir. Chester Bennington’ın ölümü Linkin Park’a olan özlemi canlandırmıştı zaten, nu-metalin dönüşü ile grup adeta bu yeniden canlanmanın sembol ismi oldu. Geçen sene mikrofonu devralan Emily Armstrong da fanlar tarafından benimsenmiş gibi görünüyordu. Ben ise grupları, ikonik solistleri ile bir gören bir ekolün mensubuyum. Bana göre Queen, Freddy ölünce sona erdiği gibi LP da Chester ölünce sona ermiştir. (Bu bakış açısı, müziği var eden, bazen tüm sözleri yazan ve besteleri yapan diğer grup elemanlarına karşı bir haksızlık, hatta bir hayvanlık değil mi? Evet öyle.) Bu sebeple; bir de LP’yi pek de fazla sevmediğimizden ötürü, kusura bakma Linkin Park, sana kalamadık. Jerry “Goodbye” der demez pılıyı pırtıyı topladık. Kiralık çadırımızı görevliye teslim ederek teşekkür ettik. Genç görevli ekipmanı teslim alırken “Hiç yağmur yağmadığı için şanslısınız. Çadırların su geçirgenliğini test etmemiştik” deyip güldü. Ben gülmedim. Gece trenine doğru yola koyulduk. Dönüş yolu yine çok organizeydi. Vızır vızır çalışan gece servisleri bizi Clisson Garı’na taşıdı. Azıcık bekledik, trenimiz geldi. Bir saat sonra Nantes Garı’nda tozlu botlarımıza bakıp “ulan ne çabuk geçti be” derken bulduk kendimizi. Ama bu sefer depresyona mahal yoktu, çünkü memlekete dönüşte bizi bir başka muhteşem festival bekliyordu, Headbangers’ Weekend! Ben bu satırları yazarken, Headbangers’ Weekend geride kalmış bulunuyor. Üç güne yayılmış muhteşem kadrosuyla, tıkır tıkır işleyen organizasyonuyla, makul yeme – içme fiyatlarıyla, ağaçların altına kurulu serin çadır alanıyla, katılımcılara harika bir deneyim yaşattı. Bu berbat günlerde hepimize moral oldu. Devamının gelmesini, daha da büyümesini diliyorum. Vize kapılarında heder olmadan, binlerce kilometre yol tepip bir sürü ekstra para harcamadan kendi evimizde metal bizim de hakkımız.

Yazan: Bahar Heper

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir