The Choir Of Agony

THE CHOIR OF AGONY Röportajı

Gothic Metal / Doom Metal / Kapak / Müzik / Röportaj / Yerli grup | 0 Yorum

İzmir çıkışlı The Choir Of Agony, metal müziğin köklü mirasını bugün hâlâ en güçlü biçimde taşıyan gruplardan biri olarak öne çıkıyor. Geleneksel damara sadık kalırken bunu yalnızca türsel bir bağlılıkla değil, yüksek müzikalite ve entelektüel bir olgunlukla yapıyor. Doom metaldeki “beauty & beast” yapısını bir kadın müzisyenin brutal varlığıyla yeniden yorumlayan grup, bu karşıtlığı yalnızca estetik bir tercih olarak değil, varoluşsal bir kırılma alanı olarak kuruyor. Çeşitli müzisyenlerin konuk olduğu parçalarında ise dinleyiciyi kara bir koronun ayinine çağıran, törensel, yoğun ve karanlık bir atmosfer beliriyor. Kısacası, The Choir Of Agony yalnızca karanlık bir müzik üretmiyor; karanlığı düşünsel ve estetik bir bütünlük içinde inşa ediyor. Bu kapsamlı röportajda grup, yaratım süreçlerinden etki alanlarına, müzikal yaklaşımlarından lirik dünyalarına kadar pek çok sorumu yanıtladı.

Röportaj: Zeynep Çolakoğlu

The Choir Of Agony

Doom/death ekseninde ilerleyen The Choir of Agony, brutal ve clean vokaller arasındaki dramatik gerilimle karanlık ve katmanlı bir atmosfer kuruyor. İlahi öfke ile varoluşsal melankoliyi aynı potada eriten bu yapı, kadın brutal vokalin merkezde olduğu sahne duruşuyla güçlü ve özgün bir kimlik inşa ediyor. Grup ne zaman kuruldu? Güncel kadroda kimler yer alıyor ve müziğinizi ilk kez dinleyecek biri için nasıl tanımlarsınız?

Öncelikle bizimle röportaj yaptığınız için çok teşekkür ederiz. The Choir of Agony ilk olarak 2023’te “Draconian Tribute” olarak kuruldu. Daha sonrasında grup olarak kendi bestelerimizi yapmaya karar verdik. Güncel kadromuz; Senem Semiz (extreme vokal), Mecit Ege Yılmaz (gitar), Hürkan Çağlar (bas gitar) ve Volkan Günakın’dan (davul) oluşuyor. Müziğimizi yeni dinleyicilerimiz için tanımlamak gerekirse, insanın kendi iç çatışmasını doom metal esintisiyle müziksel olarak hücrelerine kadar hissedecekleri bir yapı kurduğunu söyleyebiliriz.

The Choir of Agony adıyla çoklu vokal yapısını öne çıkaran özgün bir kimliğe işaret ediyorsunuz. Yanılmıyorsam, bugüne kadar 6 single yayımladınız ve bu çalışmalarınızda yabancı müzisyenlerle iş birliği yaptınız. Bu fikirler nasıl ortaya çıktı? Hangi isimlerle çalıştınız?

İlk olarak grubumuzun ismi “Enchanted Nocturne” idi. Bir brutal vokal olarak en büyük isteğim, sevdiğim ve dinlemekten keyif duyduğum grupların vokalleriyle şarkı söylemekti. Bu hayalimi ilk olarak Aeonian Sorrow grubunun clean vokali Gogo Melone ile gerçekleştirdim. Daha sonra Ocean of Grief grubunun brutal vokali Nikos Vlachakis ile bir tekli yayımladık. Bu iş birlikleri ve düetler, bize “Choir” olarak devam etmemiz gerektiğini düşündürdü ve ortak kararımızla The Choir of Agony doğdu. Üçüncü teklimize de Enchanted Nocturne adını vermemizin sebebi, ilk ismimizi yaşatmaktı. Bu teklimize de Thurisaz ve Ka’Una grubunun scream vokallerinden tanıdığımız Mattias Theuwen eşlik etti. Dördüncü teklimizi de Scandelion grubunun clean vokali Sonia Hernandez’in katkılarıyla kaydettik ve aynı zamanda bu şarkının bestesi, çok sevdiğim arkadaşım Duru Şimal Durmaz’a ait. Beşinci teklimizi, ileride de bomba gibi gelecek olan projemizde beraber çalıştığımız The Cross grubunun vokali Eduardo (Harbinger of Doom) ile kaydettik. Altıncı teklimize de eski Inborn Suffering’den ve şu an Lying Figures’dan tanıdığımız Frederic Simon eşlik etti.

Müzisyenleri seçerken nasıl bir kriter gözetiyorsunuz? Bana göre en iyi parçalarınızdan biri olan Enchanted Nocturne’da, Semem’in derin, karanlık, pürüzsüz brutal vokallerini, Ka’Una ve Thurisaz’dan tanıdığımız Matthias Theuwen’in içeriden taşan, pütürlü scream’leri dikkat çekici biçimde birbirine bağlayarak tamamlıyor. Bu parça, 2025 yılında Surge Türkiye tarafından yılın en iyi metal parçası seçildi, değil mi?

Enchanted Nocturne bizim için göz bebeğimiz diyebiliriz. Surge Türkiye de onu “En İyi Metal Parçası” seçerek bizi onurlandırdı. Bu iş birliklerinde çalışmayı seçtiğimiz isimler, fark ederseniz, o şarkıyı tamamlayan isimler oluyor. Örneğin, Forsaken Lament. Bu şarkıda Gogo dışında bir ses rengi düşünemedik, düşünemeyiz. O şarkıyı bir ağıtmışçasına icra edecek güçlü bir vokal gerekiyordu. O da Gogo’ydu. Tamamen şarkının atmosferine göre bir seçim oluyor diyebiliriz.

Doom/gothic metalde geleneksel olarak “beauty and the beast” dinamiğinde brutal vokal erkek, clean vokal ise kadın tarafından icra edilir. The Choir of Agony bu yerleşik kalıbı tersine çeviriyor. Bu bilinçli bir estetik tercih miydi? Sizi farklı ve özgün bir noktaya taşıyan bu yaklaşımı kendi sözlerinizle nasıl tanımlarsınız?

Hep istediğimiz bir soru aslında. Genellikle doom metalde beauty clean vokal, beast ise brutal vokal olarak tanımlanır. Bizim şarkılarımızın sözlerinde de anlatmaya çalıştığımız şey, insanın kendi içindeki “beauty” ve “beast”. Bunun da bir kadın (beauty) ve brutal (beast) olarak yine tek bir bedende toplanabileceği kanısındayız.”

The Choir of Agony her ne kadar doom metal ekseninde konumlansa da Night I Pass Through the Egypt parçasındaki melodik death metal etkileri ve şarkılar içinde beliren gotik, melankolik geçişler, grubun farklı türlerden de beslendiğini gösteriyor diye düşünüyorum. Sizin yorumunuz nedir?

Night I Pass Through the Egypt bizim için aslında bir deneyim diyebiliriz. Bu teklide, doom metalin sınırlarını biraz aşarak dinleyicilerimizi farklı bir atmosferle buluşturmak istedik. Albüm olarak sizinle buluşturduğumuzda, bu müzikal yolculukta Night I Pass Through the Egypt bittikten sonra Enchanted Nocturne ile devam edildiğinde, sanki savaş bitmiş ve kazanılmış hissini vermesini temenni ettik.

Yeni uluslararası iş birlikleri planlıyor musunuz? Önümüzdeki dönemde nasıl bir yol haritası çiziyorsunuz? Bildiğim kadarıyla bir albüm hazırlığınız da var. Albümün kayıt süreci ve konsepti hakkında neler paylaşabilirsiniz?

Yeni uluslararası iş birliklerimizde Ghostheart Nebula grubunun clean vokali Lucia Amelia, Opia grubunun clean/brutal vokali Tereza Rohelova ve Saturnus grubunun brutal vokali Thomas Jansen yer alacak. Albüme dâhil olmayacak olan diğer iş birliklerimizde de Aaron Stainthorpe ile, kendisini ex-My Dying Bride ve High Parasite’dan tanıyoruz, çok özel bir projede çalıştık. Heike Langhans, kendisi ex-Draconian clean vokali, gelecekte bizlere eşlik edecek. Albümün kayıt süreci disiplinli bir şekilde ilerledi; enstrüman kayıtları hazırlandığı için vokal kompozisyonuna çok zaman ayırabildik. Konsept olarak albüm, gündüz ve gece gibi aslında. Zıtlıkların güzel bir birleşimi diyebiliriz.

The Choir Of Agony şarkılarını nasıl inşa ediyor? Süreç genellikle bir fikir ya da atmosferle mi başlıyor, yoksa müzikal bir motif üzerinden mi ilerliyor? Brutal ve clean vokaller arasındaki denge en baştan planlanan bir yapı mı, yoksa süreç içinde doğal olarak mı şekilleniyor?

Şarkıları ilk olarak nota üzerinden besteliyor, daha sonra gitar ve piyano ile çalarak somutlaştırıyoruz. Şarkılar çoğunlukla fikirsel olarak brutal vokal olan benim tarafımdan (Senem) bestelendiği için, daha kayda geçilmeden o şarkının atmosferini, temasını ve hatta olması gereken ses rengini belirleyip grup arkadaşlarımla paylaşıyorum. Fikirler alınıp geliştirildikten sonra ve “tamam, bu şarkı” dediğimiz noktaya geldikten sonra şarkı kaydediliyor ve vokal kaydı için hazır hâle getiriliyor. Yani aslında hem planlı bir süreç işliyor hem de yolun bize getirdiği hisler ve düşünceler şarkıyı bestelememizi sağlıyor.

Bir The Choir Of Agony konserinden sonra dinleyicinin hangi duygusal durumda ayrılmasını istersiniz?

Bizim konserlerimizden sonra dinleyicilerimizin, kendileriyle bir iç diyalog içerisine girerek içlerinde bir merak duygusu uyandırmasını ve henüz tanımadıkları yönlerini sorgulamasını isteriz.

Extreme metal sahnesinde cinsiyet algısı sizce dönüşüyor mu, yoksa hâlâ dirençli mi? Özgürlüğün, başkaldırının sesi olan metal müzikte bu konuda daha hızlı yol katetmemiz, kalıpları birer birer parçalamamız gerektiğini düşünüyorum. Bu konuda yol katetmiş bir grup olarak sizin yorumlarınız nedir?

Bu konuda düşüncelerimizin yarı yarıya olduğunu söyleyebiliriz. Frontwoman olarak devam eden grubumuzda çok iyi dönüşler almamız bize güç veriyor. “Vokaller gerçekten bir kadından çıkmıyor gibi” yorumları da aslında bu konudaki “cinsiyet” ibaresini biraz kadınlar lehine esnetiyor bize göre; çünkü son zamanlarda metal dünyası çok başarılı kadın extreme vokallerle tanıştı. Ama bizim de müziklerimizde ve aynı zamanda bireyin kendi içindeki anlaşmazlıkları gibi, belli bir kesimin bu konuda da anlaşmazlıkları var. O yüzden metal üzerindeki cinsiyet algısı tamamen barışa ermiş diyemiyoruz.

Senem, brutal vokal performansın türün yerleşik beklentilerini kırıyor. Tekniğini nasıl geliştirdin? Ses sağlığını korumak adına özel bir yöntem uyguluyor musun? Brutal vokal sana göre nasıl bir ifade şeklidir; bir ses silahı, bir katharsis aracı ya da karanlık bir ifade biçimi midir?

Brutal tekniğimi geliştirmemdeki en büyük etken, aslında komik olsa da, çocukluğumdan beri cadı, canavar ve goblin sesleri çıkarmam. Bu vokal tekniğine ilgi duyduğumda, meğerse çocukken bunun kilidini açtığımı fark edip üzerine gittim. Doom metale olan ilgim aşikâr, fakat bu türle sınırlanmış bir vokal tekniğim yok. Diğer metal türlerindeki tekniklere de ilgim var. Vokallerimin bu denli gelişmesindeki en büyük etken, duyduğum sesi taklit etme dürtüm aslında. Bu, kuş sesinden bir yunus sesine kadar her şey olabilir. Metal müzikte de böyleyim. Doom’dan grindcore’a kadar vokal yapabilirim. Bu teknik benim için gerçek bir katharsis. Kendimi arınmış ve hiç anlatamadığım bir şekilde, kendimi anlatmış, anlaşılmış hissetme biçimim.

Şarkı sözlerinizde apokaliptik ilahi öfke, varoluşsal terk edilmişlik, kozmik kader ve kişisel melankoli gibi temalar öne çıkıyor. Aynı zamanda Mezmurlar, Vahiy ve Exodus gibi kutsal metinlere göndermeler dikkat çekiyor. Bu kutsal referansları ruhsal bir hesaplaşma, varoluşsal bir başkaldırı ya da apokaliptik bir yeniden yorumlama olarak mı ele alıyorsunuz? Yazım sürecinizi hangi felsefi ya da edebi etkiler besliyor?

Varoluşun, her temanın ve her olgunun temel yapı taşı olduğunu söyleyebiliriz. Bu olguları bazen dinleyicilere alıntılar yaparak, ilahi bakış açısıyla sözel olarak; bazen de semboller aracılığıyla iletmek istiyoruz. Edebi olarak sembolizm etkisine örnek gösterebileceğimiz çokça bölüm var. Felsefi olarak da eserlerimizin tam anlamıyla refleksif olduğunu söylememiz mümkün.

Müzikal ilham kaynaklarınız arasında özel bir yere koyduğunuz kitaplar, yazarlar ya da albümler var mı? 2025 yılında sizi en çok etkileyen albümler hangileri oldu?

Yazar ve kitaplara örnek verecek olursam, H. P. Lovecraft ve Necronomicon‘un karanlık anlatımı ile olağanüstü betimleme tekniği bize çok ilham verdi. Bu yola ilk olarak Draconian’ın Under a Godless Veil albümünü baştan sona çalarak başladığımız için, bu albümün bizler için yeri ve önemi çok ayrı. Etkilendiğimiz bir diğer albüm ise Swallow the Sun’dan Moonflowers diyebiliriz.

Günümüz metal sahnesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Yapay zekâ çağında üretim ve dağıtım süreçleri kolaylaştı; ev stüdyoları yaygınlaştı. Bunun avantajları ve dezavantajları sizce neler?

Günümüzde, iyiye kullanıldığı vakit yapay zekânın işe çok yaradığını gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz. Sorduğumuz her soruya anında cevap veriyor. Atıyorum, soru şu: Doom metal albümü kaydediyoruz. Elimizde EMG ve Seymour Duncan manyetikleri olan gitarlar var. Hangisi sence daha uyumlu olur? Bu soruya anında cevap vermesi ve bize bir fikir sunması mükemmel. Ama günümüzde yalnızca bunu yapmakla tabii ki kalmadı. Maalesef söz yazıyor, kapak fotoğrafı yapıyor, on kişinin yapabileceği işi tek başına yapıyor. Bu da bir kısmını tembelliğe sürüklüyor tabii ki. Ama akılcı kullanımlarda büyük bir hizmet. Ev stüdyolarına gelecek olursak, bize göre harikalar. Ne zaman istersek, aklımıza evde bir melodi gelse hemen hayata geçirebiliyoruz. Tabii bu, zamanla diğer insanlarla olan etkileşimi azalttığı için öznelliği de beraberinde getiriyor.

Türkiye’de güçlü bir metal sahnesi ve köklü bir underground geleneği var. Bazı şehirler daha baskın ve yoğun bir atmosfere sahip gibi görünse de İzmir’in kendine özgü bir ruhu olduğunu düşünüyorum. Bir yandan ıslak bir karanlık hissi, diğer yandan bezdirici güneşli günler… Dışarısı ışık doluyken içeride gölge birikiyor. İçerideki karanlıkla dışarıdaki bitmeyen güneş büyük bir kontrast yaratıyor aslında ki bu da karanlık sanatlara ilham verebilecek bir durum. Sizce İzmir’in bu çelişkili yapısı, şehirden çıkan doom temalı üretimi etkiliyor mu? İzmir’i yaratıcı anlamda nasıl konumlandırıyorsunuz?

İzmir bize göre gerçek bir The Choir Of Agony şarkısı. Bizlerin şarkılarımızda iletmeye çalıştığı insanın kendi içindeki çelişkileri, şehir; bir sıcak, bir soğuk, bir yağışlı havasıyla çok güzel hissettiriyor. Ve kesinlikle sadece camdan dışarıyı izleyerek yazdığımız epey parça var. Enchanted Nocturne mesela. Bir de daha yayımlanmamış, elektriklerin kesildiği karanlık bir gecenin eseri olan When The Stars Fade.

The Choir Of Agony grup üyelerinin yer aldığı bir diğer grup Metal Charm’dan da bahsetmek istiyorum. Türkiye melodic death metal sahnesine güçlü besteleriyle var olan bir grup. İkinci albümünüz Visions of Escape 2025’te Fransız Bitume Productions tarafından yayımlandı. Metal Charm tarafında neler oluyor, biraz bahseder misin?

Metal Charm bizim aslında enerjimizi yansıtan, bizi mutlu eden bir projemiz. İçinde bulunduğumuz bu iki grup aslında gece ve gündüz gibi. Birbirleriyle çatışıyorlar. Biri ağır melodiler içerirken diğeri daha enerjik. Sanırım bizi grup olarak ortak bir paydada buluşturan da bu durum oldu. Metal Charm tarafında üçüncü albüm hazırlığına başladığımızı söyleyebiliriz. Metal Charm, içimizdeki mutluluğun dışa vurumu aslında. Bir ifade şeklimiz.

Son sözlerinizi ve dileklerinizi alabilir miyim? Röportaj için teşekkürler.

Son sözlerimize gelecek olursak, öncelikle tekrar teşekkür ettiğimizi söylemek isteriz. Şarkı sözlerimiz albümle birlikte yayımlanacak. Bu şarkıların hangisinde kendinizi bulacaksınız, bir bakın. Şarkılar sorularınıza bir cevap mı olacak, yoksa yeni sorular mı doğuracak?

Bonus Soru: The Choir Of Agony’nin kimliği ve müziğinizde yarattığınız dramatik gerilim düşünüldüğünde, sizi en iyi temsil edecek karanlık bir figür, mitolojik varlık ya da metafizik bir evren hangisi olurdu? (Cevabınıza göre size bir sürprizim olacak.)

Lovecraftian (Cthulhu) evreni diyebiliriz.

Bir yönetmen olan Tim Burton’ın filmleriyle de müziklerimizi çok bağdaştırdığımızı söylemek isteriz. Mesela Nightmare Before Christmas.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir